Deneyimden Geleceğe: Akademik Başarı ve Hayat Becerileri (Prof. Dr. Yusuf Tuna)

Haber Tarihi: 01.12.2017
21 Kasım 2017 tarihinde yapılan “Akademik Başarı ve Hayat Becerileri” dersine, İstanbul Ticaret Üniversitesinde İşletme Fakültesi öğretim üyesi ve aynı zamanda Rektör danışmanı olarak görev yapan Prof. Dr. Yusuf Tuna katıldı. 

Yusuf Tuna hocamız dersine kendisini tanıtarak başladı: “Ekonomi tahsil ettim. 1977’den beri ekonomi bilimini öğrenmeye çalışıyorum. Trabzonluyum ama aslen, Kafkasya Dağıstanlıyız. Aile büyüklerim önce Bayburt’a, daha sonra Trabzon’un Yomra İlçesi’nde Kılıçlı Köyü’ne yerleşmişlerdir. İlkokulu köyde okudum. Çocukluğum köyde geçtiği için çok şanslıyım; civciv sevdim, kuzuyla oynadım, toza toprağa bulandım. Elime bir kömür parçası geçse dağlara taşlara yazardım. O zamanlardan beri okumaya, yazmaya çok meraklıyım. Öğrenmeyi ve bildiklerimi aktarmayı da severim. Benim çocukluğumda poşet yoktu, satıcılar aldıklarımızı, kâğıttan kese kâğıtlarına koyarlardı. Ben o eski tarihli gazetelerden yapılmış kese kâğıtlarını kat yerlerinden açardım; ölüm ilanlarına kadar bütün haberleri okurdum. Bir konuşma sırasında da yazılardan aklımda kalanları söylerdim. O zamanlar büyüklerim, ‘Bu çocuk bütün bunları nasıl biliyor?’ diye şaşardı. Bunu niye anlattım? Okul bitince okumak bitecek sanmayın, kendinizi geliştirmek için yaşamınız boyunca okumalısınız. Okumanın yaşı, sonu yok; ben hâlâ öğrenciyim.”

Prof. Dr. Yusuf Tuna zamanın ne kadar önemli olduğuna, yaşamından hareketle şöyle değindi: “1969’da babamın işi dolayısıyla Bursa İnegöl’e taşındık. Bu bir iç göç meselesi. Niye oluyor iç göç? Toprak sınırlı, aileyi geçindirmeye yetmiyor; biz de göç ettik. Ortaokulu, liseyi İnegöl’de okudum, sonra Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi’ne girdim. 1982’de İstanbul Üniversitesine asistan olarak alındım. 1984’te yüksek lisans, 1988’de doktora bitti. 1991 yılında iktisat politikası anabilim dalında doçent ve 1997’de profesör oldum. 2003 yılında BDDK ve TMSF kurul üyeliğine atandım. 2009’da kanuni sürem bitti, İstanbul Üniversitesinden emekli oldum. 2010’dan beri İstanbul Ticaret Üniversitesindeyim. Rektör Yardımcılığı, Mali İşler Koordinatörlüğü, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptım, halen Rektör Danışmanı olarak görev yapıyorum. Böyle arka arkaya anlatınca onca yılı söylemek ne kadar kısa sürdü, değil mi? Ömür de böyle çabuk geçiyor işte. Buradan çıkaracağımız sonuç: ‘Zaman geriye döndürülemez bir şekilde hızla akıyor. Zamanınızı çok iyi değerlendirin.” 

Doktora tez çalışmaları için eğitimini Sorbonne Üniversitesinde sürdüren hocamız, Fransa anılarını anlatırken hem yabancı hayranlığının abartılmaması gerektiğine değindi hem de öğrencilerimize ‘Hayatta cesur olmalısınız’ mesajını verdi: “Biliyorsunuz, Osmanlının son dönemleri, Cumhuriyetin ilk yıllarında hızlı bir batılılaşma hamlesi vardı. Biz de Fransızca öğrendik, Paris’e gittik. Gitmeden önce orayı gözümde ne kadar büyüttüğümü, Paris’e gidince anladım. Yurtdışı deneyiminiz tabii ki olsun ama hiç aklınızdan çıkarmayın bizim ülkemiz gibi güzeli hiçbir yerde yok. Orada, bir Fransız ailenin yanında kalarak zengin çocuklarının yazıldığı bir kursta burslu okudum. Kiliseye bağlı bir aileydi ve tabii kendi kültürlerinin değerlerini de aşılamaya çalışıyorlardı. Evin hanımı bir gün oradaki Şehitler Tepesi hakkında bana bilgi verirken kafası kesilen bir azizin kellesini yerden alarak tepeye koştuğunu anlattı coşkuyla. Benim bu olaya inanmadığımı gösteren tepkime bayağı bozulmuştu; yüzü hâlâ gözümün önünde. Bizde de anlatılan bazı keramet menkıbelerinin daha fazlası Hristiyan dünyasında var. ”

“Fransa’ya dair bir başka anım şöyle: 1989’da, La Figaro Magasine dergisinde bir makale çıktı. Makalenin yazarı Prof. Maurice Allais idi. Bu bilim adamı 1988’de Nobel Ekonomi Ödülünü kazanmıştır. Yazdığı makale, İdeal Gelir Vergisi Oranı Yüzde 2 İle 3 Arasında Olmalıdır başlığını taşıyordu. Çeşitli modellemeler yapmış,  gelir vergisi oranı, ‘%2 veya %3 olmalı’ diyor. Bu çok dikkatimi çekti; çünkü bu oran 40’ta 1’dir, yani zekât oranı. Ben tutturdum, bu adamla görüşeceğim, diye. Herkes bunun mümkün olmadığını söylüyor. O zamanlar Mitterand cumhurbaşkanı. Bu adamla görüşmek, Mitterand’la görüşmekten zor, diyorlar. ‘Makalesinde yanlış var, bunu yazacağım, her yere yayacağım’ diye bir şayia uydurdum. Bu söylentiler adamın kulağına gitmiş, beni merak etmiş, görüşmek istemiş. Muhteşem bir şatoda yaşıyor. Tanışır tanışmaz ‘Ben sizinle görüşebilmek için yalan söyledim.’ dedim. ‘Niye?’ diye sorunca ‘Size başka türlü ulaşmam imkânsızdı. 2,5 meselesini merak ettim, ben Müslümanım’ dedim. O zaman Prof. Allais, İbn-i Haldun’dan başlayarak Kuranı Kerim’i ve hadisleri okuduğundan ve bu kaynaklardaki bilgileri derleyerek söz konusu orana ulaştığından bahsetti. Bilmem gereken bilgileri bir yabancıdan duymak, beni hem düşündürmüştü hem de kendimi çok suçlamıştım. Benimle bir yıl çalışmayı teklif etti ama o zamanki şartlarda uzun süre Fransa’da kalmam mümkün değildi. Niye bu anımı anlattım? Herkes bana o kişiyle görüşemezsin, dedi; ben yılmadım, sonunda görüştüm. Siz de pes etmeyin, başarı yolunda kafanıza koyduğunuzu mutlaka yapın.” 

“Hem kendinize hem de girdiğiniz ortama katkı sağlayacak uğraşlarınız olsun.” diyen hocamız, oldukça esprili ve samimi bir anlatımla kendi hayatından kesitler sundu: “Lisede Türk Halk Musikisi korosundaydım, folklor oynadım. Yerinde duramayan sosyal ama biraz da haylaz bir çocuktum. Ablalarım, kız kardeşlerim var ama ben erkek çocuktum. Bizim Karadeniz’de erkek çocuk kıymetlidir, bayağı şımartıldım. Doğrusunu söylemek gerekirse de ailemin bana karşı olan bu zafiyetini sonuna kadar kullandım. Her taşın altından çıkardım. Okulda bir vukuat olduysa mutlaka o olayda az çok benim de payım vardı; ama derslerimde çok iyiydim, çok çalışırdım. Haylazlıklarımı bu şekilde affettiriyordum. Bu yerinde duramama hâli eğitim hayatı dışında da devam etti. Dağlara çıkmaya meraklıydım mesela. Uludağ’da iki kere kayboldum. Şansım yaver gitti de birinde jandarma buldu, diğerinde genç bir çift.  Şiir okumayı çok severim, hatta nişanlıyken ve Fransa’da iken şiir yazmışlığım bile vardır. Divan edebiyatını çok seviyorum. Divan edebiyatı büyük bir hazine. Keşke hepiniz divan şiirlerini okuyabilseniz; hem ufkunuz genişler hem muhakemeniz artar hem de yazma kabiliyetiniz gelişir. Elektronik dünya kaçınılmaz ama tuşlardan biraz uzak durmakta fayda vardır. Güzel Türkçemiz adeta ızdırap içerisinde, onu hayata hâkim kılacak olan yine bizleriz.           

Türkiye’nin ekonomik geleceğinin nasıl olacağıyla ilgili soruya Prof. Dr. Yusuf Tuna’nın cevabı şöyle oldu: “Şu anda bir savaşın içindeyiz. Atatürk Amasya’ya gidip Amasya Genelgesini yayınladıktan sonra İstanbul ve Avrupa basını Terörist Mustafa Kemal ve Arkadaşları şeklinde manşet attılar; ama onlar kimseye kulak asmadılar ve bu cennet vatanımızı bizlere emanet ettiler. Bu savaş bugün de devam ediyor. Şimdi yöneticilerimiz için her türlü iftiraya başvuruyorlar. Yerli ve yabancı işbirlikçiler işbaşında. Yerli işbirlikçi hainlerin 15 Temmuz’da yaptıklarına hep beraber şahit olduk. Türkiye borç faizi olarak geçen sene 43 milyar lira ödedi. Kime gitti para? Nato’da Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i hedef gösteren mihraklara gitti. Savaşlar eskiden topla tüfekle olurdu, şimdi yöntemler çok değişti. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nda (1934-1938) uçak yapmak hedeflenmişti; ama ülkemizin kalkınmasını, güçlenmesini istemeyen çok. 1936’da Atatürk hastalanınca bağımsızlık zayıfladı. Bizim kavgamız tam bağımsız olabilmektir. Şu anda başta cumhurbaşkanımız olmak üzere ülkemizi yönetenlerin bu şuurda olmaları gelecek açısından ümit vermektedir. Ekonomik olarak büyüyoruz ama kazancımız ne yazık ki aldığımız borcun faizine gidiyor. ‘Benim istediğim enflasyon oranı olacak, ben istediğim zaman sıkıntı yaparım’ diyor dış güçler. ‘Işid’ dediler, Amerika’yla ortak çıktı. Terör örgütünü de o üretiyor. Uyanık olmamız lazım, küskünlerin ve kaosun çok olduğu uluslararası bir ortamdayız çünkü. Satrancı çok dikkatli oynamalıyız. Tüketim toplumu olduk, çok harcıyoruz. Üretmeden harcıyoruz. Enflasyonu da bu körüklüyor. Siz siz olun, iyi çalışan, güven veren, üreten bireyler olun. En son Osmanlı borcu 1954’te ödendi ama maalesef sonrasında da borçlanma durmadı. Borç ödemekten daha potansiyelimizi kullanamadık. Türkiye’nin coğrafyası çok maliyetli. Kendi toprağımız için adeta kira veriyoruz. Hepimizin geçimle ilgili sıkıntısı var ama her şeye rağmen gelecekten ümitliyim; çünkü geleceğimiz sizsiniz. Ben size güveniyorum; daha iyi eğitim alıyorsunuz, sorguluyorsunuz ve daha akılcı hareket ediyorsunuz. Medeniyet akılla oluyor, insanı kâmil olmak lazım. Benim özgürlüğüme zarar vermedikçe herkes istediği kıyafeti giymekte, istediği gibi yaşamakta özgür. Zorla ‘şunu yap, bunu yap’ demekle adam olunmaz. Ziya Paşa’nın çok güzel bir sözü vardır: ‘Âdeme âdem gerektir âdem etsin âdemi; âdem âdem olmayınca âdem netsin âdemi.’ Yani diyor ki: ‘Adama adam gerekir, adam etsin adamı. Adam, adam olmayınca, adam ne yapsın adamı?’ 

Hocamız hayatta kimin başarılı sayılabileceğini ise şöyle açıkladı: “Başarılı mıyım? Bilmiyorum. Neye göre başarılıyım? ‘Ben çok başarılıyım’ demekle başarılı olunmuyor. Onu çevrenizdekilerin değerlendirmesi gerekir. Eğer insanlığa, memleketinize faydası dokunacak bir şekilde çalışmışsanız bence başarılısınız. ‘O iş bana yakışır mı? Başkaları ne der?’ demeyin. Sahip olduğunuz işin gereklerini en iyi şekilde yerine getirin. Çalışmak, çok çalışmak gerekiyor. Kendinize güvenin, işinizi dürüstçe yapın. Küpte ne varsa dışına onu sızdırır.” 

Soru-cevap şeklinde etkileşimli olarak yürütülen dersin sonunda öğrencilerimizi odasına davet eden Prof. Dr. Yusuf Tuna sözlerini; “Hocalarınızdan faydalanmaya bakın, onların kapılarını sık sık aşındırın, onları zorlayın. Yani bize de gaz verin. Bizim de enerjimiz artsın.” diyerek noktaladı.