Prof. Dr. Yazıcıoğlu: Devlet ve vakıf üniversiteleri bir ahenk içinde yapılandırılmalı
İstanbul Ticaret Üniversitesi akademisyenleri ile yaptığımız söyleşilerin üçüncüsünü İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. M. Said Yazıcıoğlu ile gerçekleştirdik. Prof. Dr. Yazıcıoğlu ile üniversitelerdeki değişimi, dini konuların televizyonlarda tartışılmasını ve iletişim çağında dini değerleri konuştuk.

Hocam, 1990’lı yıllarda YÖK üyeliği yaptınız, bugün ise dekanlık göreviniz var. 1990’lardan bugüne Türkiye’de üniversiteler nasıl bir değişim sürecinden geçti? Yükseköğretimin bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İfade ettiğiniz gibi 1993-1997 yılları arasında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyeliği görevinde bulundum. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığını da üç dönem (1994-2002) yürüttüm. Daha sonra İstanbul Ticaret Üniversitesinde İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanlığı ve bir süre Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundum. Yani Devlet ve Vakıf Üniversitelerinde öğretim üyesi ve yönetici olarak görev yapmakla Yükseköğretim kurumlarının işleyişini, artı ve eksilerini bizzat tanıma imkânı buldum.
Öncelikle şu tespiti yapayım: 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu 12 Eylül askeri darbesinden sonra 1981 tarihinde, o dönemin şartlarında hazırlanmış ve yürürlüğe konmuştur. Bu yasanın kabaca iki temel özelliği, öğrencilerin sosyal faaliyetlerini olabildiğince kısıtlamak ve Üniversiteleri tek tip bir yapılanma içinde yönetmek olarak ifade edilebilir. Görüleceği gibi askeri bir düzenin yansımalarını burada hissetmek mümkündür. Ancak zaman içinde ihtiyaçlara ve dönemin özelliklerine göre pek çok değişikliğe uğramış, bütünlüğü de korunamamıştır. Bu yasa çıktığı zaman Türkiye’de 30’a yakın Üniversite bulunuyordu. Vakıf Üniversiteleri de yoktu. Bugün 200’e yaklaşan Üniversite aynı yasanın değişikliğe uğramış şekli ile yönetilmektedir. 40 yıla yakın sürede, dünyada ve Türkiye’de yaşanan büyük değişim ve dönüşümlere, yapılan düzenlemelerle cevap verilmeye çalışılmaktadır. Demem o ki pek çok konuda köklü değişimler yapılmışken, yeni şartlara ve duruma uygun yeni bir Üniversite yasası çıkarılamamıştır. Bu büyük bir eksikliktir ve bu eksiklik zaman zaman yapılan düzenlemelerle aşılmaya çalışılmaktadır.
Günümüzde yükseköğretim çok yaygın hale gelmiş, çok farklı alanlarda ihtiyaca göre yeni açılımlar yapılmıştır. Özellikle iletişim alanındaki inanılmaz gelişmeler Üniversiteleri de yakından etkilemiş yeni düzenlemelere gidilmiştir. Günümüzde Üniversiteler bir taraftan YÖK, diğer taraftan YÖKAK olarak iki kurumla muhataptır. Hem idari hem de akademik anlamda, belli dönemlerde yapılan idari ve akademik değerlendirmeler kaliteyi artırmayı hedeflemektedir.
İki yılı aşkın süreden beri mücadele ettiğimiz Kovit-19 salgını eğitimin her kademesini olumsuz anlamda etkilemiş, kaliteyi ister istemez aşağılara çekmiştir. Kanatime göre kalite konusu Üniversitelerin en önemli sorunudur. Teknolojinin geldiği boyut düşünüldüğünde iyi yetişmiş insan gücünün önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Salgın döneminde uzaktan eğitimde kat edilen mesafe olumlu anlamda bir kazanım olarak değerlendirilse de, başta kalite olmak üzere bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Ancak bu süreçte elde edilen tecrübe ve birikim, normal eğitime geçildiğinde önemli bir ek unsur olarak katkıda bulunacak, olumlu açılımlara yol açacak gibi görünmektedir.
Günümüzde kaliteyi önceleyen, Türkiye’nin ve dünyanın geçirdiği değişim, dönüşüm ve tecrübeyi yansıtacak yeni ve vizyoner bir Üniversite yasası en önemli ve öncelikli bir konulardan birisi olarak önümüzde durmaktadır. Devlet, vakıf ve özel üniversitelerin bir denge ve ahenk içinde yapılandırılması artık bir zaruret olmuştur. Yeni yasa genel çerçeveyi belirlemeli, Üniversitelere geniş bir hareket alanı bırakmalı, böylece oluşacak rekabet ortamından kalitenin yükseltilmesi hedeflenmelidir. Üniversiteler tek tip değil, bulundukları bölgenin özelliklerine ve imkânlarına göre gelişme gösterebilmelidir.

Yıllarca siyaset sahnesinde yer aldınız ve iki dönem milletvekilliği yaptınız, bakan olarak hizmet ettiniz. Dünyada oy kullanma oranı en yüksek ülkelerin başında geliyoruz. İnsanların gündelik siyasete bakışı nasıl olmalı? Bugün gelinen noktada toplum olarak çok mu politize olduk?
2002 yılında ısrarlı davet üzerine siyasete geçtim ve 2012 yılına kadar iki dönem Ankara Milletvekili olarak görev yaptım. 2007-2009 yılları arasında iki yıl Devlet Bakanı olarak hizmet ettim.
Ülke olarak demokratik tecrübemiz çok eskilere dayanır. 1876 yılında Osmanlı yönetimi ilk Kanun-ı Esasi (Anayasa)’yi yürürlüğe koymuş ve onu gereği olarak Meclis- Mebusan’ı (Millet Meclisi Üyeleri) seçerek oluşturmuştur. O dönemin şartlarında, Osmanlı topraklarında yaşayan her din, dil ve ırktan insanların yer aldığı, temsil kabiliyeti yüksek bir Meclis oluşturulmuştu. Daha sonra yıkılış süreci, İttihat Terakki dönemleri, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşu ile o zor dönemlerde siyaset hep önde ve ilgi duyulan bir alan olmuştur. Cumhuriyet döneminde 30 yıla yakın süren tek partili dönem, 1946 yılında Demokrat Parti’nin kurulması ile son bulmuş, 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidar olmuştur. Ondan sonra aşağı yukarı her 10 yılda bir ya bir askeri darbe veya müdahale dönemleri yaşanmış, demokratik süreçler kesintiye uğramıştır. Demek ki toplum hep siyasetle iç içe olmuştur. Darbe döneminin zorlukları, sonrası tekrar demokrasiye geçiş süreçleri toplum tarafından yaşanmıştır. Onun için Türk toplumu siyasetle çok iç içe olmuş, siyasi dalgalanmalardan çok etkilenmiştir. Bundan dolayı olsa gerek, seçimlerde katılım oranları Batılı ülkelere göre çok daha yüksek olmuştur.
Burada toplumun politize olmasının etkisini görmek mümkündür. Ülkemizde politika her mahfilde çok konuşulan, herkesin rahatlıkla fikir yürüttüğü bir alan konumundadır. Görsel basında her akşam saatlerce süren siyasi içerikli programların sorgulanması gerekir. Siyasi içerikli oturumlar elbette yapılabilir. Ancak her gün saatlerce aynı konuların tartışılmasının bir özeleştirisi yapılmalı, daha seviyeli ve insanlara dokunan, faydalanılacak programlara öncelik verilmelidir. İnsanlarımızın birçoğu siyasi partileri atadan gelen bir miras gibi tutar ve destekler. Bazen ağır ekonomik şartlar eğilimleri değiştirse de ülkemizde seçmen olarak parti değiştirme çok kolay gerçekleşmez. Geleneksel olarak bir parti benimseme gerçeği toplumumuzda yaygın bir davranış biçimidir.
Seçim zamanları toplum bu heyecanı yoğun bir şekilde yaşar. Ülkemizde seçim propagandaları çok yoğun ve katılımcı bir tarzda yürütüldüğü için canlı yaşanır. Toplumun fazla politize olduğu bir gerçektir. Batılı ülkelerde insanlar sakince siyasilerin söylem ve vaatlerini dinler, değerlendirir, bir kanaat sahibi olur ve siyasal tercihini sandığa yansıtır. Bizde ise toplumun büyük kesiminin tercihi önceden belli olsa da seçim heyecanı tüm toplumu etkiler. Kararsız seçmen sayısı son yıllarda artmış gibi görünse de oran olarak büyük bir yekûn oluşturmaz.
Toplumun siyasetle bu kadar içli dışlı olması çok olumlu bir davranış değildir. Herkes işine yoğunlaşmalı, işinin hakkını verme çabası içinde olmalıdır. Yapılan iş her ne ise onun en iyi bir şekilde yapılması esastır. İşin büyüğü, küçüğü, önemlisi, önemsizi olmaz. Unutulmamalıdır ki büyük işler küçük şeylerin üzerine bina edilir. Temel sağlam olmalı ki bina dayanaklı olsun. Onun için siyasi tartışmalarla vakit kaybetmenin anlamı ve faydası pek yoktur. Elbette siyasi mücadele yapılacak, siyasiler ülke yönetimi ve geleceği için proje ve düşüncelerini toplumla paylaşacaklardır. Ancak tüm toplumun bu siyasi mücadelenin içinde aktif olarak yer alması gerekmez. Sonunda bir değerlendirme yapılıp karar verilmelidir. İnsanların sürekli siyasetle iç içe olmaları, topluma bir şey kazandırmadığı gibi kutuplaştırmaları da körükler. Her iş yerinde ve kararında olursa bir anlam ifade eder.
Şu hususa da temas etmek gerekir. Ülkemizde maalesef liyakat ve ehliyete dayalı bir görevlendirme sistemi tam olarak yerleştirilemediği için, mutlaka siyasi bir destek ihtiyacı hissedilir. Aslında Milletvekilinin iki temel görevi vardır. Birincisi yasama konusunda çalışmalar yaparak yasama faaliyetinde bulunmak, ikincisi millet adına denetleme görevi yapmak. Kamu görevlilerinin atamaları vs. gibi işlemler devletin ilgili kurumlarının belirlediği usul ve esaslar içinde yürütülür. Bizde “arkana siyasi bir güç almadan sonuç alınamaz” gibi yanlış bir alışkanlık gelişmiştir. Liyakat ve ehliyete dayalı bir sistem yerleşip kökleşmediği için bu tür arayışlar gelenek haline gelmiştir. Bu da siyasetle yakınlaşmayı teşvik edici bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Kamu kurumları objektif, değişmez, liyakat ve ehliyete dayalı ilkeler konusunda topluma güven vermeden bu sorunun çözümünü bulmak zordur.

İletişim araçları çok zenginleşti ve interaktif bir iletişim çağındayız. Birçok konu bu sebeple şeffaflaştı. Her şey kamuoyu önünde tartışılmaya başlandı. Son zamanlarda dini konular da medyada çok tartışılmaya başlandı. Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış bir hocamız olarak bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Dini meselelerin müzakeresi nasıl olmalı ve halk bu tartışmaların neresinde yer almalı?
Her şeyin her yerde uluorta tartışılması doğru bir yöntem değildir. Hele konu din gibi nazik, hassas ve farklı noktalara çekilebilecek özelliklere sahip bir alan ise çok daha dikkatli ve özenli hareket etmek gerekir. Ülkemizde 1985’li yıllardan sonra dini konular medyada tartışma alanına girmiştir. Görüntülü medyanın, çoğu kez o bilinen üslubu içinde dini konuları tartışmaya açması, tartışılan konulara açıklık getirmek yerine daha karmaşık hale getirdiğine çok şahit olduk. Kaldı ki akademik düzeyde bazı konuların belli ortamlarda uzmanlarınca tartışılması doğaldır. Yani neyin nerede ve nasıl tartışılacağı önemlidir. Karmaşık, yoruma açık, farklı anlaşılabilecek konuların kamuoyu önünde tartışılmasının hiçbir fayda sağlamayacağı bilinmelidir.
Bir başka husus, bu konularda belli bir birikim sahibi ve kamuoyunda saygınlığı ile bilinen kişilerin, bu tür programlara haklı olarak katılım konusunda istekli olmadıklarıdır. Çoğu kez hiç ilgisi olmayan basın mensupları veya kamuoyu araştırmacılarının bile dini konularda görüşler ortaya koyduklarına şahit oluyoruz. Bunun olumsuz yansımalarını tahmin etmek zor değildir. Ayrıca medyanın din konusundaki yetersizliğine sıklıkla rastlıyoruz. Bunu önlemek ve toplumu doğru bilgilendirmek bakımından medya sektörünün İlahiyat eğitimi almış kimseleri istihdam etmesi önemlidir. Görsel ve yazılı basında siyaset, ekonomi, tarım, turizm, magazin vb. gibi alanlarda uzmanlaşmış elemanların istihdam edildiğini biliyoruz. Din gibi hassas bir alanla ilgili haber ve yorum yapabilecek donanıma ve bilgi birikimine sahip elemanların da istihdamı mutlaka sağlanmalıdır.
Ayrıca dikkat edilirse Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uzman yetkilileri basın-yayın ortamında pek fazla görünmezler. Bunların yerine bazı tarikat mensuplarının zaman zaman saatlerce televizyonlarda boy gösterdiklerine şahit oluyoruz. Bu tür programların tekraren yayınlandıkları da bir vakıadır. Kendi din anlayışları ve algıları doğrultusunda topluma verdikleri mesajların ne ölçüde objektif ve bilgilendirici oldukları takdire kalmış bir husustur. Sayıları 100’ü aşkın İlahiyat Fakültelerindeki yetkin bilim insanları, zaman zaman katıldıkları 4-5 kişilik programlarda, meramlarını tam olarak ifade etmenin zorluklarını yaşamakta oldukları görülmektedir. Hâsılı bu hassas konuda zor ve karmaşık bir durumla karşı karşıya olduğumuz kabul edilmelidir.

Bilgi ve iletişim çağında dini değerler arka plana mı atıldı? Bu konuda neler söylersiniz?
Bilgi ve iletişim çağında dini değerlerin korunması ve geliştirilmesi önemli bir sorun alanıdır. Herkesin her an her yere ulaşıp genel geçer bilgi sahibi olduğu bir ortamda, doğru ve sahih bilginin bireylere ulaştırılması bazı zorluklar içeriyor. Teknolojinin sunduğu bu imkânlardan faydalanabilmek gerekiyor. Bunun için donanımlı ve bilgili eleman istihdamının yanında, modern iletişim unsurlarının da devreye sokulması gerekmektedir. İlgili kurumlar bu noktada geri kalmadan, modern iletişim araçlarını da kullanarak, özellikle gençlerle irtibata geçebilecek beceriyi gösterebilmelidir.
Pandemi döneminde camilerin uzun süre kapalı kalması durumunda, toplu olarak eda edilmesi gereken Cuma namazları nasıl kılınacaktır? Toplum olarak yaşadığımız veya yaşamamız muhtemel bu gibi durumlara açılımlar getirilmesi önemli konular arasındadır. Benzeri konular dikkate alındığında “karantina fıkhı-teolojisi” ve benzeri kavramlar tartışılmalıdır. İslam düşüncesinin dinamik bir unsuru olan yorumlama (içtihat) geleneği bu ve benzeri açılımlar için güncellenip uygulama alanı bulabilmelidir. Hiç karşılaşılmamış durumlar karşısında şaşırıp kalmak yerine, İslam dininin çözüm üreten mekanizmaları harekete geçirilerek insanların manevi ihtiyaçları karşılanmalıdır. Bizde genellikle işler iyice çıkmaza girdiğinde çözüme yönelik çalışmalar başlatılır. Hâlbuki devlet, öngörüsü ve feraseti ile işlerin varacağı yeri tahmin ederek zamanında gerekli tedbirleri alan bir kurum olarak fonksiyon görmelidir.
Söz gelimi salgına karşı en etkili üçlü olan maske takmak, belli bir mesafeye dikkat etmek ve özellikle genel ve el temizliğine çok vurgu yapılmıştır. Bu konuda uyarılar yapılmakta ise de bazı sorumsuz davranışlar sıklıkla görülmektedir. Konunun kul hakkı bakımından topluma benimsetilmesi, insanları bilinçlendirme bakımından önemlidir. Kul hakkı inancımızda çok önemli bir kavramdır. Basit anlamda kul hakkı başkasına ait bir şeyi onun rızası ve haberi olmadan almak şeklinde anlaşılır. Ancak kul hakkı kavramının anlamı çok geniştir. Söz gelimi makam ve yetki sahibi bir sorumlu, yetkilerini tam ve hakkını vererek kullanamazsa ondan olumsuz etkilenen insanların hakkını ihlal etmiş olacaktır. Onun için işin ehline, uzmanına, liyakat sahibi olana verilmesi dini bir kural olarak konmuştur. Bunun gibi maske, mesafe ve temizlik esaslarına uymayıp taşıyıcı olarak virüsü başkalarına bulaştıran kişi, onların haklarını ihlal etmiş, hastalanmalarına sebep olarak onlarca/binlerce insanın hakkını çiğnemiş, ihlal etmiş, inancımıza göre telafisi ancak mağdurların helalliğini almakla elde edilebilecek zor bir duruma düşmüştür. Hastalanmalarına sebep olduğu insanları arayıp bulup helalliklerini alma imkânı elbette yoktur. Bu konuların ilgili ve yetkililerce toplumla paylaşılması önemlidir.
Dijital ortamın yoğun bir şekilde kullanılıyor olması, bazı çizgi dışı tarikat şeyhleri ve benzeri oluşumların kitleleri daha iyi kontrol altına alabilmeleri ve yönlendirebilmelerine imkân verebilir. Bu konu dikkate alınmalı, salgın sürecinde ortaya çıkan psiko-sosyal ortamda zararlı bazı yönlendirmelerin yapılabileceği unutulmamalı, buna yönelik tedbirler geliştirilmelidir. Dijital cemaatleşmenin dünya ölçeğinde bir araya gelişleri bile mümkün kılabilme potansiyeli akıllardan uzak tutulmamalıdır. Bazı sapkın ve kötü niyetli unsurların toplumları etkileme imkânları artmış görünmektedir. Tüm bu konularda tedbirler düşünülmeli ve geliştirilmelidir.
Söyleşi: Hamit Kardaş